Malpera Fermî ya Şehîdan

Malpera Fermî ya PKK'ê

gerillatv logo

PAJK

yjastar logo1

HPG Wêne

gerilla

Gerilla Anıları

HPG - Online
  • SABRİ AGİT

    On yıldır içimde taşıdığım bu hikâyeye bir tek kelime bile ekleyemeden tekrar başa döndüm. Şimdi on yıl önceki halinden hiçbir şekilde değişmeden, ne eksilmeyi, ne de eklenmeyi kabul etmeden hikâye bütün gücüyle karşımda duruyor. Öylesine bir dayanılmazlığı, öylesine bir meydan okuyuşu var ki, artık bu acımasızlık karşısında boyun eğiyorum.

    Bir kez daha Zağroslara doğru yol alırken, o yollardan, o mekânlardan bir kez daha geçerken, bu coğrafyanın bütün ayrıntılarına sinmiş, sarı otların, dere yataklarındaki yosunların, en korkunç sürüngenlerin duruşlarına sarılmış, hayatımızı hayat yapan o derin seslenişi bir kez daha duyumsuyorum. On yıl önce aynı yaz sıcağında içine yuvarlandığım ve henüz erkendir diye, yıllarca kendimle sakladığım, yıllar ilerledikçe ve ben eksik olanı bir türlü bulamadıkça, girdiğim bütün kuytu ormanlarda kaybetmeye çalıştığım, unutursam büyür diye düşündüğüm, ama her karşılaştığımda tamamlanmadığını bir kez daha fark ettiğim hikâyeye tekrar aynı yollardan yürüyorum.

    Zap nehrinin aktığı derin ve kayalıklı vadiyi aşıp, Yahudi suyu ismini alan Çemçu’daki eski değirmeni geçtikten sonra kuzeye doğru dönüyorum. Dizlerim eskisi kadar güçlü olmasa da yaz sıcağında hâlâ zirveleri karlarla kaplı dağlara doğru ilerlerken, on yıl önce bastığım bu kayaları tanıyan bir duygu kaplıyor içimi. Bu eski değirmene gelip öğütülmüş nohut ununu sırtladığımız o günü, nohut unundan ekmek yapmaya çalıştığımız ve peşmergelerin erzak kaynağımız olan bu değirmeni ele geçirmek için saldırdıkları o geceleri, bir bölüklük yeni savaşçılardan oluşan, henüz silahlarının emniyetini açmasını bilmeyen bir bölükle, Mahmut isimli bir komutanın kıyasıya direnişini dün gibi hatırlıyorum.

    Bütün beyaz taşların, Faraşin yaylalarının o güzel kızının söylediği gibi, bana güler gibi baktığını fark ediyorum.

    Hikâye, 94’yılının yaz aylarında yalnız ve bir yabancı olarak yaşadığım Almanya’nın bir şehrinde, ismi Sabri Agit olan sessiz bir Kürt genciyle karşılaşmamla başlıyor.

    O şehre ve birbirine de yabancı olan iki arkadaş olarak dolaşıyoruz kalabalık caddelerde. Bir tek cümle bile konuşmadan Sabri Agit’e eşlik ediyorum. Onu bir yerden bir başka yere götürmem ve bazı ihtiyaçları karşılamam için görevlendirilmişim. Kendimin de çok az tanıdığı bu şehirde, alış veriş merkezlerinin orta yerinde ayakkabıcıları dolaşıyoruz. Ondan biraz sıkılsam da, yanımda duran bu çocuğu sessizce izliyorum. Sanırım onunla aynı yaşlardayız. Akran sayılırız…

    Kendiliğinden açılıp kapanan kapılardan geçip girdiğimiz her mağazada spor ayakkabılarını eline alıp tek tek inceliyor. Yürüyen merdivenlerden üst katlara çıkarken az da olsa meraklandığını fark ediyorum. O an O’nu daha fazla tanımak için hiçbir ilgi duymuyorum. O’nun hakkında daha fazla bir şey öğrenmek aklıma bile gelmiyor. Reklam filmlerinde gördüğüm bazı markaları ona önererek yardımcı olmaya çalışıyorum. Ayakkabıları zaman zaman ayağında deniyor. Zor beğeneceğini hissediyorum ve sabırla bu esmer çocuğu bekliyorum. Ama bir tek kelime bile olsun konuşmak gelmiyor içimden. Onunla konuşabileceğim ortak bir şey bulamıyorum. Bir an önce işimi tamamlayıp onu aldığım yere bırakmayı düşünüyorum.

    Bu benim onunla geçirdiğim ilk ve son günüm oluyor. Akşam güzel, sağlam bir ayakkabı seçtikten sonra -markayı dün gibi hatırlıyorum. Adidas streetball. Ondan tam bir yıl sonra ben de aynı ayakkabıyı alacaktım- sabah onu aldığım yere bırakıyorum.  Akşam ayrılırken, onda hiç göreceğimi tahmin etmediğim bir sevinç ifadesinin yüzüne yerleşmiş olduğunu, belki de, bütün gün bu ifadeyle dolaştığını, o kalabalık mağazalarda aynı sevinçle ayakkabılarını aradığını yeni fark ediyorum. Heyecanla elini omzuma koyuyor ve gözlerimin içine bütün sevinciyle bakıyor. Onun yüzüne bakarken tenimi bir utanç kaplıyor. O an terlediğimi hissediyorum. 

    Bütün gün kendimle küçük bir çocuğu gezdirir gibi baktığım bu çocuk, ne kadar sürdüğünü bilemediğim, ama bana saatler gelen bu bakış esnasında büyüyor. Benden çok uzaklara, çok öteye taşınıyor. Gözleri beni ve benimle birlikte o koca şehri kucaklıyor. Onun omzumu sıkıca tutan ellerinden müthiş bir akım geçiyor bedenime. O an bana kızmasını beklerken, gözlerinde gördüğüm sevinç ile bana dokunmakta olduğunu fark ediyorum. Yavaş yavaş sersemlediğimi hissederken, hayal meyal sözlerini duyuyorum.

    Ülkeme gidiyorum…

    Ondan ayrılıp aynı kalabalıklara daldığım ve şaşkın şaşkın dolaştığım mağazalarda Sabri Agit’in sevinçli gözlerini düşünüyorum. Bir de yeni aldığı ayakkabılarını. Bir insanın ötekine ilgisizliğinin, aslında kendine yabancılaşması olduğunu, o gün o kalabalık caddede yanımdan hızla geçip giden insanların arasında öğreniyorum.

    Sabri Agit’ten tam bir yıl sonra ben de, daha önce hiç görmediğim dağlara, ülkeme geldim. Henüz mekap ile tanışmadığım için aynı ayakkabılar ayağımdaydı.  Ve onu merak ediyordum.

    O günlerde isminden öte hakkında hiçbir şey bilmediğim o esmer çocuğu görmek için can atıyorum. Bu dağlarda bir yerlerde olduğunu iyi biliyorum. 95 Güney Savaşı’nın kıyasıya sürdüğü o günlerde dağdan dağa dolaşırken, bir yerlerde onunla karşılaşmak için uğraşıyorum. Henüz yürümeyi iyice öğrenemediğim halde yine de önüme gelen her gerillaya onu soruyorum. Çemçu’daki nohut öğüten değirmene un getirmeye, diğer bölüklerden gelecek olan gerillalarla karşılaşır ve belki Sabri Agit ile karşılaşırım diye, Mahmut arkadaşın şaşkın bakışları içinde, her defasında kendimi gönüllü öneriyorum.

    Beni görsün istiyorum. Beni duysun istiyorum. Onu görüp elimi onun omzuna koyup, gözlerinin içine bakıp, işte ben de geldim, demek istiyorum. Bir türlü olmuyor, bir türlü karşılaşamıyoruz. Savaşın yoğunluğu ve henüz alışamadığım sert coğrafya hafızamı kaplıyor. Kürdistan ormanlarında kaybolup gidiyorum. Kendimle uğraşırken, yavaş yavaş Sabri Agit’i unutuyorum. Ama seçtiğimiz ayakkabı gerçekten sağlam çıkıyor. O kışı ve gelecek baharı o ayakkabılarla geçiriyorum. Paramparça olup atmak zorunda kalıncaya kadar giyiyorum. Ve lojistikçimiz tarafından yeni bir mekap verilince ayakkabılarımı atmaya kıyamıyor, yerini hâlâ çok iyi bildiğim bir kaya aralığına saklıyorum.

    96 yılının Kasım ayının ilk günlerinde Çukurca’ya bağlı Ertuş karakoluna saldıracak gerilla güçlerine katılmak üzere tekrar Zağros Eyaletine geçiyorum. Eylem için Gerdi ve Oramar güçlerinin de geldiğini öğreniyorum. Büyük bir eylem olacağı kulaktan kulağa yayılıyor. Kameramı, fotoğraf makinemi ve yanıma alabildiğim kadar kamera kaseti alıp yollara koyuluyorum. Bana yol gösteren gerillalarla birlikte bir gece Çemçu’daki değirmeni geçip Kinyaniş vadisinde konumlanmış eylem güçlerine ulaşıyorum.

    Eylem saatini bekleyen gerillaların bütün düzenlemeleri yapılmış. Eylemde yer alacak bütün gruplar belirlenmiş. Artık karanlık iyice bastırdığı için çekim yapamıyorum. Bütün grupların dinlenmeye ayrıldıklarını öğreniyorum. Yanımdan geçen bir gerillaya saldırı grubunun nerede olduğunu soruyorum. Karanlığın içinde bir kayanın ardını işaret ediyor.

    Kayayı dönüp saldırı grubunun yanına geçerken yirmi beş silahın şarjörleri bantlanmış şekilde kayaya dayalı beklediğini görüyorum. Yirmi beş gerilla yan yana uzanmış közlerin başında uyurken, ayakuçlarına, közlerin diğer tarafına çöküyorum. Uyuyan bu yirmi beş gerillayı, karanlığın bu en sessiz şiirini, iç içe kıvrılmış bu yirmi beş çocuğu, belleğime kazınan bu görünümü hayatım boyunca bir daha unutamayacağımı bilmeden seyrediyorum. 

    Birkaç saat sonra, Ertuş Karakolu’nun, bin beş yüze yakın askerinin konumlandığı Şehit Cihat tepesine saldıracak bu yirmi beş Kürt çocuğa, isimlerini bilmeden, yüzlerini bir kez olsun görmeden bir rüyadaymış gibi sessizce bakıyorum. Seyrettiğim bu rüyanın sessizliği ve bu sessizliğin içindeki dehşetin belleğimin en vazgeçilmez parçası olacağının o gece hiçbir şekilde farkında değilim.

    Orada ne kadar oturduğumu ve bu rüyanın ne kadar sürdüğünü bilemiyorum. Bir zaman sonra uyuyan gerillalardan bir tanesi kefiyesini hafifçe kaldırıyor ve yavaşça doğruluyor. Karanlıktaki yüzün ateşin közlerine yaklaşınca gülümsediğini ve bu gülümsemeyi çok iyi tanıdığımı fark ediyorum.

    Sabri Agit usulca doğrulup karşımda oturuyor. Yine bütün sessizliği ve bütün içtenliği ile rüyamın içinde gülümsüyor. Karanlık içinde birbirimizi tanıyoruz, birbirimizi selamlıyoruz. Sanki beni bekliyormuş gibi bütün sakinliğiyle karşımda oturuveriyor. Onunla konuşmaya başlamak için can atıyorum. Ama konuşacak bir tek kelime bulamıyorum. Konuşmak istiyorum, ama zaten bu karanlık, eylem öncesinin bu sessizliği her şeyi anlatmaya yetiyor.

    Onun şuan dinlenmesi gerektiğini de çok iyi biliyorum. Bu gece O’nu kıyasıya bir çarpışma bekliyor. Sabri Agit ellerini közlere uzatıp usulca ısınıyor. Yine aynı gülümsemesiyle gözlerime bakıp, eylemden sonra konuşuruz diyor. Tamam, eylemden sonra konuşuruz diye onaylıyorum. Sabri Agit, kefiyesini üzerine çekip arkadaşlarının arasına uzanıyor. O gece orada daha ne kadar oturduğumu ve közlerin başında hayatlarının en güzel rüyalarını gören bu çocukları daha ne kadar seyrettiğimi tam olarak hatırlamıyorum.  

    Yarın güzel bir sabah olacak. Sabri Agit ile birlikte serin sularıyla değirmeni döndüren derenin kenarında oturacağız. Çantalarımızda sakladığım cevizleri çıkarıp teker teker çıkarıp önüne sereceğim. Varsa bir de çay yapacağım. Çünkü ceviz, çay ile birlikte çok güzel gider. Doyasıya bir sohbete başlayacağız. Konuşmadıklarımızı konuşacak, söylemediklerimizi söyleyeceğiz. Etraftan gülüşlerimizi duyan arkadaşlar da katılacaklar sohbetimize. Ama yağma yok, sohbetimizi dağıtmayacağız. Birer bardak çay da onlara ikram edeceğiz. Kırdığımız cevizlerden onlara da vereceğiz. Ona her şeyi soracağım, hakkında her şeyi öğreneceğim. Bir tek sırrını bile gizleyemeyecek benden. Sohbetimizi dinleyen arkadaşlar şaşacaklar, hatta biraz kıskanacaklar. Neden böylesine Sabri Agit ile ilgilendiğimi öğrenmek isteyecekler. Başta söylemeyeceğim. Israr etmelerini bekleyeceğim. Yeterince ısrar ettiklerine kanaat getirdikten sonra usul usul bu hikâyeyi anlatacağım…

    Sabri Agit o gece Ertuş Karakolu’nun Şehit Cihat tepesinden dönmedi. Eylem sabahı geri çekilen gruplar arasında onu çok aradım, bulamadım. Bir tek kişiye bile sormaya dilim varmadı. Duymaya dayanamayacağımı bildiğim için eylem sonuçlarını kimseye soramadım. Kalabalıklar içinde gülüşünü aradım, göremedim. Sessizliğini aradım, duyamadım…

    Daha sonra, başka taraftan geri çekildiğine kendimi ikna ettim. Ve biz karşılaşmadan ait olduğu taburuyla birlikte yeniden Gerdi alanına geçmek zorunda kaldığını, buradan ayrılmadan Çemçu’daki değirmene gelip nohut unu aldığını ve son anda rastladığı bir arkadaşıyla kameraman Halil’e selam gönderdiğini hayal ettim.  

    Şehit Halil Dağ 

     

     

  • ÖNDERLİĞE VE BÜTÜN ARKADAŞLARA SELAMLARIMIZI ULAŞTIRIN

    “Acıya,  gözyaşı dökmeye zamanımız olamaz.” 

    Partimizin 5. Kongre süreciyle beraber, ülkede yeniden bir hareketlilik süreci başlamıştı. Eyalette yaşanan kayıplar ve kongreden eyalete gelen arkadaşlarla, fırtına birliklerinin oluşturulması gündemleşmişti. Biz de, Hamza arkadaşın sorumluluğunda, Habizbına bölgesinin Dilveria alanındaydık.

     Dilveria alanı; Hasankeyf, Gercüş Savur üçgenini kapsayan Mardin eyaletinin dördüncü bölgesi olarak bilinen Habizbına bölgesinde yer almaktadır. Dilveria dağı, sönmüş bir yanar dağ olduğundan, arazisi volkaniktir. Amed’in güneyinden başlayıp, Dicle’nin kavisleriyle kıvrılarak, kuzeyde Mava dağına kadar gider. Dilveria, iki coğrafyayı birbirinden ayırdığı gibi, iki iklimin de buluştuğu bir noktadır. Dicle ve Fırat ovası iklimsel özelliklerini, dalga dalga güneyden, kuzeye doğru taşımaktadır. İnsanlık tarihinin ilk yerleşim yerlerinden biri olmasını bereketli coğrafyasına borçludur. Dağ, Dicle’nin güneyinden yukarıya doğru, yontulmuş irili ufaklı büyük taşlarla örülü kaleleri ile yapılması zor; aynı taşlardan yapılmış olan köprüler, tarihten birer yaprak gibi önümüzde durmaktadır. Batıdan, katman katman Raman ve Batı Raman dağları yükselir. Ve dolunay gecelerinde, Batıdan Doğuya doğru kıvrılan Dicle suyunun yüzeyinde akseden yakamoz, adeta süt beyazı bir şeridin, pırıltılı yansımaları olarak coğrafyanın güzelliklerini tüm doğallığıyla gözler önüne serer.

     Alanın en yüksek ve her yere hakim noktasında, Alodino Kalesi bulunmaktadır. Hem doğunun, hem de batının alabildiğince görülebildiği bir yerdir. Kalenin tarihi tam olarak bilinmemektedir. Ancak, halk arasında günümüze dek söylene gelen söylencelere göre, Alodino, İskender zamanında yaşamış bir Kürt komutanıdır.  İskender, çıktığı doğu seferlerinde, topraklarına bu alanı da katmak ister. Ancak, kale stratejik bir yerdedir. Oraya yönelen tüm saldırılar püskürtülür ve kale alınamaz. Kale, kuzeyde Dicle ile bitişiktir. Yaklaşık yüz metre yüksekliğinde dik bir kayanın içi yontularak yapılmıştır. İçi labirent gibidir. Dört tarafına hakim ve saldırıya karşılık verebilecek bir şekilde, inşa edilmiştir. Öyle ki, sadece bir tek kapısı vardır, o da gizlidir. Bu kapı, yeraltından yapılan tünel ve basamaklarla, Dicle kıyısına açılır. Sığ ağaçların kapladığı küçücük bir geçit gibidir. Bu kapı, daha çok, ihtiyaçları karşılamak amacıyla gece karanlığında kullanılırmış. Kayalar içten oyulduğu için kalenin üstü kapalıdır. Duvarları geniş ve altı metre derinliğindedir. Kale doğal bir savunma kalesi olduğu gibi, güvenlikli bir korumu da vardır. İskender komutanlarıyla birlikte ne yapsa da, kaleyi zapt edemezdi. Ancak, kaleyi içten düşürmek gerekiyordu. İskender ise, karargahını Hasankeyf’te kurmuştu. Geceleri, kalenin ihtiyacını karşılamak için suya inen kadınlar arasında, Alodino’nun karısı da vardır. Alodino’nun karısı, yerini belli ettirecek şekilde, İskenderin askerlerine, ateş kıvılcımı çıkaran taşlarla işaret verir. Kadın, kendisini gören askerler tarafından, İskenderin yanına götürülür. Daha sonra kale içten çökertilir, Alodino teslim alınarak, idam edilir. O günden sonra, yöre halkı bu kaleyi, Alodino Kalesi olarak anacaktır.

     Habızbina, yaz aylarında özellikle Ağustos ayında çok sıcak olur. O zaman, Dicle kenarında yerleşim yerlerini kuran insanları daha iyi anlardım. Karşısından yükselen kaya altlarından çıkan kaynak sular, çevredeki nar, incir ve üzüm bahçeleri bambaşka bir güzellik ve emekti.

     Bir bölüklük güç olarak, arkamıza kaleyi siper ederek üslendik. Bu aylar, Batman’da salgın hastalıkların yoğunca görüldüğü dönemlerdi ve birliğimizdeki birçok arkadaş da, bu hastalıktan etkilenmişti.

     1995’in Ağustos ayıydı ve 15 ağustos atılımının yıl dönümü yaklaşmıştı. Yıl dönümünü başlatma ve sürece cevap vermek amacıyla ilk eylemi, birliğimiz yapacaktı. Bunun nedeni, hem coğrafik olarak uygun bir yerde konumlanıyor olmamız, hem de nitelik olarak bileşiminin güçlü olmasıydı.

     5. Kongreden sonra eyalette bulunan Selim arkadaşın denetimindeki karargah gücünden oluşturuldu. Fırtına birliği eylemsellik ve çatışmaların ardından, Selim arkadaşın şehit düşmesi,  büyük bir boşluk yaratmıştı.

     Hamza arkadaş, bu boşluğu doldurmak için bölge gücüyle kalmıştı. Kısa bir süre sonra, ‘Fırtına birliği’ dağıtılmış ve Hamza arkadaş da bölge yönetimine atanmıştı. Bu birlik düzeni, eyalet karargahından gelen ‘Harekete geçin’ talimatına kadar devam etti.

    Bulaşıcı hastalığın, birçok arkadaşı etkisi altına alması nedeniyle normal düzenle harekete geçmemiz güçleşiyordu. Bunun üzerine Hamza arkadaş, tekrar eski birliği kurdu. Birliğin yarıdan fazlasının daha önce üst görevlerde bulunmuş arkadaşlardan oluşması, bir takım zorlukları da doğuruyordu. Ama oluşturulan birlik, herkes tarafından onaylanmıştı bile. Çünkü Selim ve diğer arkadaşların şahadetlerinden sonra, böylesi bir eylem sürecine katılma istemi de olunca, Hamza arkadaşla birlikte hareket etmek önemliydi.

     Hamza arkadaş, Botan’lıydı. Savaş tarihimizde önemli bir yer olan Botan eyaletimizden böylesi değerli yoldaşlarımızın tarih sahnesine çıkmasına da vesile oluşturmuştur. Onu, salt geldiği coğrafya ve toplumsal ilişkilerinden kaynaklı savaşçı kişiliğiyle anlatmak, yetersizdir. İmrenilecek düzeyde bağlıydı. Kendisini disipline etmesi ve tüm canlılığıyla insan gelişimi için adamasıyla derin sevgisini yansıtırdı. Hamza arkadaş, esas aldığım, örnek bir kişilikti. Onunla birlikte hep Habızbına’nın en yükseklerinde dolaşmamın da etkisi olsa gerek, benim için sanki ulaşılması gereken bir zirve gibiydi. Yaptığı işler, ilişkilendiği her insanda bir derinlik yaratıyordu. Ve yoldaşları ona karşı derin bir güven duyarken, düşmanı tarafından bile saygı duyulan bir kişilik ve yaşam sahibiydi.

     Habızbina alanına geldiklerinde, yolda birçok arkadaş şehit düşmüştü. Kendisi,  bu bölgenin sorumlusu olarak gönderilmişti. İlk toplantıda Kongrenin aldığı kararları ve Fırtına Birliklerinin oluşturulacağı haberini verirken, kazanmak için sayılamayacak kadar nedenimizin olduğunu söyledi. “Özellikle şahadetlerin bu denli yoğunlaştığı bir sürece denk gelişim, benim için hem bir borç, hem de mutluluktur. Bu hepimiz açısından bir şanstır. Acıya,  gözyaşı dökmeye zamanımız olamaz. Bu, şehide ve ülkeye verilecek anlamlı bir cevap değildir. Tüm inanç ve kararlılığımızla, 5. Kongrenin ışıklı yolunda ileri...” sözleri kafamda hala canlıdır.

     Tüm arkadaşlar, bir ay gibi kısa bir süre içinde, 16 eylem gerçekleştirmişlerdi. Arazinin derinliklerine inilerek her taraf bir gerilla mevzi ve barınağı haline getirildi. Özellikle bu hareket tarzımızdan dolayı düşman, Ömeriya, Savur, Dilveria üçgeninde operasyon yapmakta kararsızdı. Çünkü bu hareket tarzı, operasyon taktik ve yönelimlerini yerle bir etmişti. Bu eylemlerimiz asıl hedefimiz için birer zemindi. İşte bu zeminde, düşmanı en can alıcı yerinden yakalama fırsatı gelişmekteydi. Böylece ara süreç bitti.

    Arkadaşlardaki moral ve coşku düzeyi, birbirlerini yakından tanımaları, pratik süreçte yaşanan zorlu koşulların yarattığı bağlılık derindi. Hazırlıklar, arazinin her tarafında yapılmıştı. Eyalet karargahı, birliğimizi çizgi temelinde gelişecek her türlü eylem tarzı için inisiyatifli kılmıştı. Birliğimiz, bu hareketli hazırlık sürecinde, keşif ve planlamalarıyla hedefler üzerinde tartışmalar geliştirmekteydi. Birliğimiz, Dicle eteklerinden Kaniya Masi’nin sonuna, oradan Dırefe vadisine girerek Dilveria silsilesine doğru geniş bir yay çiziyordu. Dilveria silsilesiyle Dicle arası yaklaşık altı saatlik bir yoldu. Küçük derecikler, paralel bir çizgi şeklinde uzanan dağın kollarını kesiyordu.

     Alanda kontr-gerilla ve hizbullahın üs merkezi olarak kullanılan, daha önce boşaltılmış Ecube köyü, aynı zamanda korucu köylerle çevrili, hakim bir yerdeydi. Keşif ve eylem planlamasını yapmak için, köyün arkasındaki dağda konumlandık. Düşman, bizim 15 ağustos nedeniyle harekete geçtiğimizi tahmin ettiğinden dolayı, bu köyde daha öncesinden de kontra faaliyetleri için kullandığı paravan örgütüne haber vermişti. Çünkü köyün ne içinde, ne de çevresinde, iki-üç gün boyunca hareketlilik görmemiştik. Hamza arkadaşla birlikte tartıştık. Burada kalmayıp, düşmanın bize yönelik olası operasyonlarını dikkate alarak, çıkan operasyonlara uygun darbeleri, arkasından dolanarak vurmayı düşünüyorduk. Hamza arkadaşında onayıyla, sabit hedeflere ulaşamadığımız anlarda, böyle planlamaların elimizde bulunması bize güç veriyordu. Birbirimize olan güvenle, hemen Ecube köyünden Ormancık arazisine doğru yöneldik. Heska vadisinden yukarıya doğru yürüyorduk. Heska köyünden geçen küçük bir derecik, aşağılara doğru gittikçe çoğalarak akıyordu.  Yüksek dağların esintili rüzgarlarının buluştuğu yerden ay ışığının vurduğu Heska vadisi, beyaz, berrak bir sicim gibi önümüzde uzayıp gidiyordu. Su üzerindeki hafif esinti ve tabloyu tamamlayan cırcır ve ağustos böceklerinin sesi yürüyüşümüze ve geceye renk katıyordu.

    Planımız, hareket halindeki düşman güçlerini vurmaktı. Bunun içinde, uygun bir arazide üslenmek ve olabildiğince ayrıntısına dek araziyi gözlemlemek gerekiyordu. Boş köyler, düşmanın operasyonlarında dinlenmek ve pusu atmak için kullandığı değişmeyen meskenleriydi. Biz de her yere hakim olan, Dilvera’nın zirvesine çıkmaya karar vermiştik. Hamza arkadaşın yanından ayrılarak, dört arkadaşla birlikte zirveye doğru, vadiden tepeci yerlerine doğru harekete geçtik. Birkaç arkadaş da su getirmek için arkamızdan geleceklerdi. Zirveye vardığımızda, gece yarısı olmuştu. Dilvera’nın üstü harap olmuş bir köy yeri gibiydi. Üzeri volkanik bir kalıntıyı andıran taşlar ile örtülüydü.

    Dilveria’nın zirvesinden, çevreyi kendimizden geçmişçesine seyre daldığımız bir anda, aşağı bağlar arasından köpek sesleri gelmeye başladı. Tepedeki kulübemizde, bu seslerle birlikte iki iri köpek belirmişti. Arka tarafımızda tepede duran Hamza arkadaş, bizimle cihaz bağlantısına geçti. Durumların normal olduğunu söylememize rağmen, iki arkadaş devriye amaçlı boğaza gittiler. On beş dakika sonra, üzüm toplamak için bağa gitmiş olan arkadaşlarla birlikte geri döndüler. Her şey normaldi. Bundan bir ay önce, yine burada köpekler vardı. Çevreyi iyice kontrol etmiş, herhangi bir şey görememiştik. Büyük ihtimalle bu köpekler de onlarca boş köyden arda kalan hayvanlardan olmalıydılar.

    İki gecedir, sürekli yolda olduğumuzdan dolayı, doğru dürüst dinlenme ve uyuma imkanı bulamamıştık. Nöbetleşerek, iki arkadaş uyanık, iki arkadaş da dinlenerek sabahlayacaktık. Getirilen üzümleri de sabah yemek için bıraktık. Ne köpek havlamaları, ne de başka bir şey... Çevrede herhangi bir tehlike sinyali yoktu. Ve biz gerekli tedbirleri de, gönderdiğimiz devriyelerle almıştık. Gizli hareket edip, düşmanı sürekli takip ettiğimiz için, kendimizden emindik ve  sabaha hazırlanıyorduk.

    Düşmanın akşamları bırakıp, gündüz araziyi keşfetmek için tuttuğu Tefe Direk tepesinin askerlerine bir sürpriz yapılacaktı. Tepe boş çıkarsa, Tefe Cevze arasındaki yoldan  gelen güvenlik cemseleri vurulacaktı. Bu eylemleri, Hamza arkadaşla beraber planlamıştık ve esnekti.

    Ayın berraklığında ikişerli nöbetlerimizin ilkini tutmuş, devriyemizi tamamlayarak uyuyan arkadaşların yanına kulübeye geçtik. Arkadaşları yandırmasak, iki gün uyanmayacak kadar yorgunlardı. Gece, rüzgar hafiften yüzümüze çarpıyor, tertemiz havayı içimize çekiyorduk. Çevreme baktım. Dağlardan, şehirlerden gelen meltem sanki oraların kokusunu da beraberinde getiriyor, zihnime ve ruhuma dolduruyordu. Arkadaşları nöbete gönderdikten sonra, kefiyemi başıma iyice doladım, kulübedeki meşe yaprakları yığını üzerine uzanarak, yağmurluğumu üstüme çektim.  Uzandığım gibi dalmıştım. Ne kadar sonra bilemiyordum. “Numan arkadaşı uyandırın!” sesiyle birlikte uyandım. Şafak sökmek üzereydi. Şervan arkadaş, dürbünle çevreyi kontrol ediyordu. Yanına gittim. Çömelerek, hareketliliğin olduğu tarafı eliyle işaret ediyordu. Dürbünü alarak, gösterdiği yeri kontrol etmeye başladım.

     Karartı şeklinde de olsa, günün ağarmasıyla, askerlerin hareketliliğini gördüm. Yaklaşık 250 metre önümüzdeki boğazdan bize doğru geliyorlardı. Kulübemizin bulunduğu yerle boğazın yüksekliği arasındaki mesafe, yaklaşık on metre kadardı. Sürünerek olduğumuz yerden kulübenin üstündeki kayalığa yerleştik, boğazdan bize doğru gelmek için, düzleşen bir yerden geçerek gelmeleri gerekiyordu. Biz, her tarafa hakim olacak şekilde yerlerimizi almıştık. Durumu el cihazıyla Hamza arkadaşa bildirdik.

    Önümüzde silsileler şeklinde uzanan sırtları ve vadileri dürbünle en ince ayrıntılarına kadar gözlüyorduk. Sabahın ilk ışıklarıyla, hemen hemen her yerde düşman güçleri görünüyordu. Düşman operasyonu kapsamlıydı Öncüleri ile aramızdaki mesafe oldukça azalmıştı. Bir asker baston gibi kullandığı silahını yere dayayarak yürüyor, arada bir durup gelenleri bekliyor ve çevreye bakıyordu. Zafer kazanmış komutan edası ve duruşu büyük bir feryadın içinde yitip gitti. RPG’nin büyük gürültüsüyle devrilen askerin ardından gelenlerde, korku ve kaygı baş göstermiş, rast gele ateş etmeler ve haykırışlar yükselmeye başlamıştı.

     Bulunduğumuz yer, bir süre sonra yoğun çapraz atışların kesiştiği nokta olmuştu. Askerler önümüzdeki sırtlardan, yanlardan ve alttan sızarak bize ulaşmaya çalışıyorlardı. Bu amaçla bize çağrılar yapıyor, yoğun taramalarla oyalamaya çalışıyor, alt tarafta bizim göremediğimiz yelerden sızmaya çalışıyorlardı. Bunun için “L” harfi şeklinde olan tepemize, arka tarafımızdan bir düşman kolu tırmanmaya başlamıştı. Ancak, Hamza arkadaşın orada bulunduğunu bilemedikleri için tasfiye olmuşlardı.

     Çatışmalar zaman ilerledikçe kıran kırana bir savaşa dönüşüyordu, öyle ki bulunduğumuz yerden ne geri gidebiliyorduk, ne de ileriye doğru hareket edebiliyorduk. Biz dört arkadaş, bulunduğumuz yeri artık sağlama almak zorundaydık. Yoğun tarama ve çatışmalar esnasında yanımızda bulunan Xemgin arkadaş yaralanarak şehit düştü. Yeni katılan Xemgin arkadaş Mardin’in Taşlık (Cizre) köyündendi. Korunmak için bulunduğumuz kayalıktan, kulübemizin olduğu yöne indik. Bu esnada Ferhat arkadaş atak ve dinamik yapısıyla alt taraftan sızmaya çalışan askerleri püskürtmek için uğraşıyor, yer yer açıkta kalıyor ve görüntü veriyordu. Öyle coşku ve istekle savaşıyordu ki birkaç kez uyarmamıza rağmen dinlemedi. Karşı tepelerden yapılan suikast atışlarıyla ağır yaralandı. Belden aşağısını kullanamıyordu.  Bulunduğu yerden sürükleyerek yanımıza getirdik. Çenesi ve karnından yaralanmıştı ve kanamasını durduramıyorduk. Yaşam emareleri saniye saniye azalıyordu. Vurulduğu andan itibaren bilincini kaybetmişti. Cihazla Hamza arkadaşa bildirdik. Arkamızdaki sırtı tutuyorlardı. Onlarda herhangi bir kayıp yoktu. Biz ise iki arkadaş kalmıştık. Hamza arkadaş Pılıng arkadaşı bulunduğumuz yere gönderince yeniden mevzilenerek saldırılara karşılık vermeye başladık.

     Alt tarafımızdaki köyden yoğun araba sesleri geliyordu. Sürünerek o tarafa doğru gidip, köye baktım. İki tank köyün içine mevzileniyordu. Namluların hedefi bulunduğumuz tepeydi. Ardından boğaz tarafından dört skorsky helikopter önümüzde belirmiş, sağ ve sol tarafımıza indirme yapmaya başlamışlardı. Skorskylerden inen asker ve timler, indirdikleri havanlarını sağlı sollu dizmişlerdi. Şimdilik uzaktaydılar. Yapılan atışlara köydeki tank atışları da eklenmişti. Top atışı kulübemizin yakınlarına kadar etkili oluyor, taş parçaları, toz ve toprak yığının üstümüze savuruyordu. Barut kokusu, patlamanın sesi ve duman her yere yayılıyordu. Bu yoğun saldırılar saat 9 civarında daha da şiddetlenmişti.

    Zaman en ağır dönemindeydi, saniyeler geçmek bilmiyor gibiydi. Ve biz daima uyanık olmak zorundaydık. Çünkü en ufak bir dikkatsizlik sonun başlangıcı olabilirdi.

     Cebimdeki el cihazından bize çağrı yapan Hamza arkadaşın sesi geliyordu. Elime aldım. Durumumuzu sordu. İyi olduğumuzu söyledik. Sonra yoğun ateş altında cihazı dinleyip dinlemediğimizi sordu. Dinleyememiştik, bundan ötürü de düşman hareketliliğinin hangi boyutta olduğunu tam olarak bilmiyorduk. Hamza arkadaş kısa ve öz olarak durumu bize bildirdi. Düşmanın çevremizde güç yığınağı yaptığını Siirt, Mardin ve çevre illerden özel hareket birliklerinin alana getirildiklerini söyleyerek dikkatli olmamızı belirtti. Geri çekilme yapamıyorduk çünkü ne bizim ne de Hamza arkadaşın yeri uygundu. Bir de, düşman her tarafa mevzileniyordu.

     Biz yeniden mevzilenmeye başladığımızda Tepe Radyolink direğinin hemen altındaki boğazdan bir skrosky çıkıp, düşmanı ilk gördüğümüz yerin solunda, düz bir tarlaya indirme yaptı. Aynı anda Kurtalan, Beşiri, Hasankeyf tarafından ufuk çizgisinde beş skrosky helikopter daha göründü. Onlar da gelip indirme yaptılar.

     Elimdeki karnas silahının dürbünüyle hem çevreyi, hem de skorskylerden atlayıp, hızla mevzilenen timleri takip ediyordum. İnenlerin birçoğu kot pantolonlu, saldırı yeleği giyinmiş, kimisinin saçı uzundu. Ve şalvar tipi pantolonlarının üzerine hücum yeleği giyinmiş, alınlarına kırmızı bandlar bağlamış ne oldukları belli olmayan silahlılar. Koşa koşa bizim sağ tarafımıza düşen boğazın yamacına girerek gözden kayboluyorlardı.

      Ferhat arkadaşa o ana kadar su vermemiştik. Ve yanımızda onu korumaya almış, arkadaşlarla birlikte onu yoğun ateş altında sarmalamıştık. Şimdi hareketsiz bedenine inat, gözleri yaşam doluydu. Konuşmuyor, bakışlarıyla anlatılmayanı anlatıyordu. Daima eylem öncesinde ya da çatışma anlarında “heval dikkat edin, yaralanmayın” derdi. Bizim kendisine su vermemizi herhalde anlamsız buluyordu. Konuşurcasına bakan siyah iri gözleri, savaş içinde yaşam ve ölüm kararını verecek kadar iddia doluydu.

     Ferhat arkadaşa o an içinde baktığımda Kebaninin, “Seninle evlendim ey özgürlük! Ve zafer sevginindir” dizelerini hatırladım. Ferhat arkadaşın bakışı yaşamdaki duruşu ve mücadele içindeki yoldaşlığı da bu taşlarla örülü zafer anıtı gibiydi. Adeta, “Hepimiz bu günler için yaratılmadık mı?” der gibiydi. Ferhat arkadaşın bakışlarına takılıp kalmıştım. Pılıngın beni uyarmasıyla, gösterdiği tarafa baktım. Şervan arkadaş BKC’sine doldurduğu mermilerin şeridini düzeltiyordu. Hepimizin dikkati eylemin ilk başladığı yerdeydi. O taraftan çömelerek gelen, yüzlerini siyah hatlarla boyamış timler ağır ağır bize doğru geliyorlardı. İlkinin elinde bomba atarlı bir silah diğer beşinin elinde ise M-16 vardı. Çömelmiş halde açıktan gelmeleri tepede kimsenin kalmadığını düşündüklerini gösteriyordu. Ama yine de tedbir amacıyla aralıklı, avcı kolu şeklinde geliyorlardı.

     Arazi doğal yapısını kaybetmesine ve her taraf ateş ve barut kokmasına rağmen, güneş kendini tüm bereketiyle dünyaya sunuyordu. Çevre donmuş bir resim gibi görünüyordu. Doğal bir şey kalmamış gibiydi. Tepede düşmandan başka tek bir canlı görünmüyordu. Biz de yerimizde donmuş gibi nefesimizi tutmuş, gittikçe aradaki mesafeyi kapamakta olan düşmana kilitlenmiştik.

     Çok az bir mesafe kala göz işaretleriyle anlaşarak olduğumuz yerden silahlarımızın tetiklerine dokunduk. İlk üç tim olduğu yere düşmüştü. Diğer üçü, yan taraflara fırlamışlardı. Her yönden yaylım ateşi yeniden başlamıştı. Cebimdeki cihazdan düşman kanalındaki konuşmaları dinliyordum. Yaşadığımıza inanamıyorlardı, şoke olmuş gibiydiler. Fırsatını yakaladıkça belirlediğimiz noktalara ateş ediyorduk.

     Fakat ilginç olan gelenler, ateşimiz altında düşmelerine rağmen, ardındakiler kendi yaralılarına ve cesetlere basa basa bazen de halen yaralı olan bedenleri kendilerine siper yaparak bize yaklaşmaya çalışıyorlardı.

     Bir ölüm sınavına girmiştik. Tepe ve bulunduğumuz yere bu yoğun yönelim bunu gösteriyordu. Her yönden saldırıyor ve yaklaşıyorlardı. Çatışma çok kısa mesafelerde sürmeye başlamıştı. Hamza arkadaşın “Hemen oradan uzaklaşın, biz savunmanıza geçeceğiz” sözleri cihazdan yükseldi. Şifreyle “Fırsatını bulduğumuz an geri çekileceğiz” dedim. Ferhat arkadaş yanındaki suyu içmişti. Ve biz fark etmeden şehitler kervanına katılmıştı. Son bir kez öptük. Cihazdan Hamza arkadaşın kızgın sesi yükseldi, çağrı yapıyordu. Cevap verdim, “Hemen bulunduğumuz yerden çıkmamızı, arkamızdan da düşmanın saldırmaya çalıştığını söylüyordu.

     Hamza arkadaşın bulunduğu yere varmıştık. Şimdi bulunduğumuz yer daha önce kaldığımız yerin arka kısmıydı ve hemen mevzilere, diğer arkadaşların yanına geçtik. Tepe düşman tarafından olduğu gibi çembere alınıyordu. Burası gittikçe düzleşen bir arazi yapısına sahipti.

     Bulunduğum mevzide Serbest arkadaş da bulunuyordu. Bana “düşmanın, korucularla birlikte, bir kol şeklinde kuzeyimize düşen arka yamaçtan Armutlanan (Zıvınge Menda)tarafından bize doğru gelmekte olduklarını ve bunun tepenin tümünün kuşatmaya alınmaya çalışıldığını gösterdiğini” söyledi. İkinci mevzide Küçük Selim vardı. Serbestin yanında arkadaş olduğundan, Selimin yanına geçtim. Şimdiye kadar stratejik olmayan bu mevziler geri çekilip buraya gelmemizle birlikte düşmanın odak noktası olmuştu. Bundan dolayı askerler sürüne sürüne mevzilere doğru geliyorlardı ve gittikçe de yaklaşıyorlardı.

     Ve yaklaşan askerlere ateş etmeler başlamıştı, çatışma gittikçe şiddetleniyordu. Hamza arkadaşın bulunduğu tarafta da çatışma yoğunlaşmıştı. Her taraftan yükselen patlama ve silah sesleri dağlara çarparak yayılıyor, vadilerde yankılanıyordu. Tam karşı tarafımızda yerleştirilmiş keskin nişancılar, en ufak bir hareketimizi gördüğünde ateş ediyorlar kurşunlar vınlayarak başımızın üstünden geçip, üstümüzdeki taşlara çarpıyorlardı. Bunun anlamı bize sızma yapmakta olan askerleri görmemizi engellemekti. Bunu bildiğimizden, palaskalarımızdaki son bombalarımızın pimlerini çekerek düşmanın gelebileceği yönlere fırlattık. Bir süre sonra bize yapılan saldırılar hafifledi. Üzerimize yapılan atışlar azalmıştı. Çatışmanın yoğunluğu Hamza arkadaşların bulunduğu mevzilere kaymıştı.

     Bulunduğumuz yerden Serbest arkadaşa “Berxwedan jiyane!” diye bağırarak, moral verirken sesimizi duyan diğer arkadaşlar sanıyorlar ki, yaralıyız. Direnerek teslim olamamak için bunu söylediğimizi düşünüyorlar ki, Hamza arkadaş bulunduğu mevziden eyalet komutanlığıyla irtibat kurarak, çenesinden aldığı mermi yarasına aldırmadan son sözlerini iletiyor;

    “Biz birlik olarak 15 ağustos atılımının yıldönümüne cevap olmak için harekete geçtik. Yoğun bir eylemlilik planlamasını hayata geçirmeye çalıştık. Böylesi bir birliği tekrardan oluşturmak zordur. Uzun bir pratik maratonu yapabilecek potansiyele sahip bu arkadaşları, tarihin ve savaşın acımasızlığının bir kanunu ile karşı kaşıya getirmiş birisi olarak, şehitlerin, Önderliğin ve halkın karşısında affımı istiyorum. Bu birlik yüksek tepelerde oluştu ve böylesi bir zirvede sabahtan şu ana kadar çatışarak günün anlamına cevap olma iddiasındadır. Böylesi bir son istenmese de, hayalim, bu birlikle Önderlik karşısına onurlu bir şeklide çıkmaktı. Bütün arkadaşlara, halka, Önderliğe selamlarımızı ulaştırmanızı ve en son cephaneleriyle kendilerini patlatacaklarını iletmenizi önemli bulmaktayız” Akabinde cihaz ve dürbününü kırıyor. Yanına giden Plıng arkadaş da yaralanıyor, Yanlarındaki mevzide bulunan Şervan arkadaş düşmanın bütün yoğunluğunu üstüne çekmek için BKC ile sürekli atış yapıyor. Çatışmanın seyri Şervan arkadaşın bulunduğu mevziye kayıyor ve Şervan arkadaş bir süre sonra kafasından aldığı mermiyle yaralanıyor.

     Welat arkadaş da o taraftaki mevzideydi. BKC’yi eyalette en iyi kullanan arkadaşlardan biriydi. Şervan arkadaşın durumunu görünce gelip BKC’yi alıyor ve kaldığı yerden devam ediyor. Welat arkadaş canlılığı ve fedakarlığıyla çok sevilen bir arkadaştı. Daima sohbetlerde neşe kaynağı olurdu. Bir keresinde bir anısını anlatmıştı. Bir düşman timini nasıl etkisizleştirdiğini anlatıyordu. Kendi mevzisine saldıran bu tim, mevziden silah sesi gelmediğini görünce üstüne gidiyor. O da düşmanı iyice üstüne çekebilmek için sadece tabancası olduğuna inandırmaya çalışıyor. Gerçekten adamlar buna inanıyor çünkü hepsinde de çelik yelek varmış. İyice yakınlaştıklarını ve rahat rahat geldiklerini görünce, hazır tuttuğu BKC’siyle ateşe başlıyor ve tümünü indiriyor. “Adamlar cidden beni elle yakalayacaklarına inanıyorlardı. Hiç bu pos bıyıklarımdan da korkmamışlardı” derdi.

     Tepenin doğu tarafındaki mevzide bulunan Mahir ve başka bir arkadaş, risksiz bir yerde olmalarına rağmen ateş ettiklerinde önlerini vurduklarından düşmanın dikkatini çekmişlerdi. Düşman şiddetli bir saldırıyla o mevziiyi vurmuş ve arkadaşlar şehit olmuşlardı. Hamza arkadaş da yaralı olduğundan ne kadar müdahale de etseler fazla etkili olmamışlardı.

    Biz kendi mevzimizde düşman saldırılarına karşılık verirken, Hamza arkadaşların olduğu tarafta nelerin olduğunu göremiyor, bilmiyorduk. Ancak sonradan öğrenecektik ki, Hamza arkadaş çembere vurmayı söylüyor, Pılıng arkadaş ise mevziden çatışmayı sürdürmeyi istiyor. Hamza arkadaş bizim şehit düştüğümüzü ve sadece dört arkadaş kaldıklarını düşünüyor, Mahir arkadaşın mevziisinin düşmesiyle düşmanın bize Hamza arkadaşın mevziisini düşürerek gelmesi gerekiyordu. Aynı şey Hamza arkadaş içinde öyleydi, onların yanına gidebilmek için bizim cesedimize basılması gerekiyordu. Bundan hepimizde emindik. Hamza arkadaş onun için çemberi vurarak yanımıza gelmeyi istiyordu. Ne olursa olsun arkadaşları düşmana bırakmamalıyız diyormuş. Serbest arkadaşın mevziisi alttan Mahir arkadaşın mevziisine hakimdi ve çatışmalar orada da yoğunlaşmıştı. Serbest arkadaş üstten alta doğru ateş ediyor, bırakmıyordu. Düşman adım atamıyordu.

    İşte bu sırada Hamza arkadaş ve yanındakiler çemberi vuruyorlar. Serbest arkadaşın yoğun koruması altında kıl payı kurtuluyorlar.

     Biz onların tarafından, onlar da bizim tarafımızdan düşmanın gelmesini beklerken, o ateş arasında birbirimizi gördük. Biz son mermiyi kendimize saklarken böylesi bir karşılaşma o an için ifade edilemeyecek derecede yaşama gücü verdi. Arkadaşları bu şeklide görmeyi beklemiyorduk.

     Güneş dağların ardında sürükleyerek akşama eviriliyordu. Saat 19’a geliyordu. Önümüzdeki düşman çemberi olduğumuz iki mevziiye doğru “U” harfi şeklindeydi. Arka tarafımız uçurum ve kayalıktı. Cephanelerimiz iki elin parmaklarından daha az kalmıştı. Onun için çok temkinli harcıyorduk. Selim arkadaşın çantasında daha önceden hazırladığı mayınları vardı. Mayınların elektrik kablolarını bağladı. Usulca iki mayını fırlattık. Kabloların uçları ellerimizdeydi. Birkaç tane daha böyle çevreye attık. Mahir ve Hamza arkadaşların boş kalan mevzilerinden bizi sıkıştırmaya çalışıyorlardı. Düşman iyice yakınlaşınca uygun büyüklükte bir taşı alarak onların olduğu yere doğru fırlattık. Fırlattığımız taş yanlarına düşmüştü. Herkes kendini bir tarafa attı. Bir süre sonra taş olduğunu anlayınca büyük bir coşkuyla birbirine haber vererek, sürü şeklinde bize doğru gelmeye başladılar.

     Uygun bir mesafeye gelince paralel bağlı beş mayını patlattık. Her taraf toz duman içindeydi ve büyük bir gürültü yankılanıyordu. Neye uğradıklarını anlamamışlardı. Ne yapacaklarını bilmez bir haldeydiler. Ölü ve yaralılarına aldırmadan tekrar toplanıp, saldırıya geçtiler. Tekrar taş fırlattık. Aynı şekilde kendilerini korumak için yere attılar. Taş olduğunu görmelerine rağmen ayağa kalkmadılar. Bu kez daha tedbirli bir şekilde sürüne sürüne ve ateş ederek geliyorlardı. Bir taraftan da her koldan bize doğru el bombaları atılıyordu. Bize ulaşamıyorlardı. O anda her taraftan; tepelerden, sırtlardan, tanktan ve havanlardan olduğumuz yere doğru yoğun atışlar başlamıştı.

     Düşman yakınımızda olan askerlerini ve timlerini de gözden çıkarmıştı. Havan ve top güllelerinden bazıları onların olduğu yerlere düşüyordu. Öyle ki artık bazı tim kolları ayakta bize doğru saldırıya geçmişlerdi. Bilinçlerini kaybetmiş gibilerdi. Toplam on beş mermimiz ya kalmıştı ya kalmamıştı. Var olanın tümünü boşalttık.  Ve hızla kendimizi Hamza arkadaşın olduğu tarafa attık. Sürü gibi geliyorlardı. Neredeyse iç içe geçecektik.

     Bu arada Selim arkadaş şehit düşmüştü. Saat 20.00 olduğunda karanlık yavaş yavaş yere iniyordu. Hamza arkadaşın mevziisine nefes nefese ulaşabildim. Selim arkadaş yoğun ateş altında olduğumuz mevzide şehit düşmüştü. Onu çok eskiden beri tanıyordum. Eyaletin en sevilen arkadaşıydı. Köyleri yakılıp yıkıldıktan sonra, ailesinden ve bölgede bir efsane gibi anılan Doktor Cuma arkadaşın şahadetinden etkilenerek gerillaya katılmıştı. Şehit düşen arkadaşın silahını yerde bırakmayacağını söyleyerek katılmak istemiş. Arkadaşlar, “Yaşın küçük sonra katılırsın” demişler kendisine. O da inadına, zorla gelmiş. Yiğit ve çok fedakar bir yoldaştı.

     Gökyüzü karanlığı yırtan izli mermilerin yansımalarında ışıldıyor gibiydi. 20.15’te silah sesleri ve atışlar kesilmişti. Düşman etrafımızda mevziler yapıyor, hareketleniyordu. Hamza arkadaşın M-16’sındaki 15 mermi dışında hiçbir arkadaşta tek mermi kalmamıştı, silahlar boştu. Tam bu sırada Hamza arkadaş “Bıji Serok Apo” diyerek düştü. Kanımız donmuştu. Acele ile onunla uğraştık. Hamza arkadaş kendine geldi. Bayılmıştı ama çenesi de yaradan dolayı kırılmış konuşamaz duruma gelmişti. Şervan arkadaşın dili tutulmuştu. Pılıng arkadaş elinden bacaklarından bomba parçaları almıştı. Bu halimizle fazla ilerleyemezdik. Ama mutlaka buradan çıkmak gerekiyordu.

     Uçurum tarafından şutiklerimizi birleştirerek aşağıya doğru indik. Bu işi öyle bir şekilde yapmıştık ki nefeslerimizi bile tutmuş, bir an önce sağ salim yaralı arkadaşlarla uzaklaşmak için türlü riskleri göze almıştık. Kafalarımızın içi zonkluyordu, sanki boşluktaymışız gibiydik. Bu halimizle yer yer sürünerek, yer yer mesafeli sarp yamaçtan, köyün olduğu vadiye ulaşmıştık. Ve hızla kendimizi karşı tepelerin ıssız bir yamacına verdik. Her taraf düşman kaynıyordu, yolumuzu uzatarak köyün arkasından geçtik. Böylece düşmanın yoğunlukla tuttuğu alanın dışına, onların arka tarafına kaymıştık.

     Öyle bir yorgunduk ki, yerleştiğimiz gibi daldık. Ancak ertesi sabah saat 10’da kendimize gelebilmiştik. Düşmandan fazla uzak olmasak da yerimiz güvenlikliydi. Gün akşama evrilirken düşman kollar şeklinde kendini Dicle suyunun kenarına doğru bırakıyordu. Alan normal yaşamına dönüyor gibiydi. Saat 18’da haberleri dinledik. Haberlerde ”PKK militanlarıyla devlet güvenlik güçleri arasında 15 ağustosta çıkan ve gün boyu devam eden çatışmada on beş terörist, üç üst rütbeli olmak üzere sekiz asker yaşamını yitirmişlerdir” diyerek devam ediyordu.

     Dilvera ve Alidino kalesi tarihsel bir görevini daha layıkıyla yerine getirmişti. Arkadaşlarla beraber ancak on beş gün sonra Mardin eyaleti Ömerli 11. Bölgede bulunan arkadaşların yanına ulaşabilmiştik.

    NUMAN ARKADAŞ

     

     

  • YOLDAŞ ACISI SEVDA KOKAR

    “Onun kalbi, benim de şuurum durmuştu sanki”

    ’1994 yazını yaşıyor ömürlerimiz... Aylardan Haziran. Hakkari’de Karnesa alanındayız. Bu alanda dört mevsimi bir günde yaşar insan. Bir yandan yaz mevsiminin kavurucu sıcaklığıyla terden sırılsıklam bedenlerimiz... Diğer yandan üst üste birikmiş, yıllanmış karlarla örtülü toprak... Hemen yanında tüm bunların ortak emeğiyle yaratılmış gibi duran rengarenk çiçekler... Göz alabildiğine rengarenk her yer ve sanki bir cennet parçasının güzelliğini çalmışçasına yarı utangaç dursa da göz kamaştıran güzelliğiyle kendinden emin ve mutlu bir ifadeyi ilk andan itibaren hissettirmeye başlıyordu Karnesa...

    Radyoluk Tepesine eylem yapmak için hazırlanıyoruz. Grup çok az sayıdan oluşuyor. Akşam karanlığıyla sözleşmiştik. Gün batar batmaz çıkacaktık yola. Tüm hazırlıklarımızı yapmış, eylem anını bekliyorduk. Karanlığın her zamanki gibi yine en sadık arkadaşlığıyla beraber ilerleyecektik. Karanlık geceler bu gecede tüm cömertliğini sergileyecekti gerillaya...

    Ve ağır ağır karanlık çökmeye başlamıştı. Beklenen anın habercisi “yola çıkma zamanı geldi” der gibiydi. Hepimiz haberciyi selamlayarak tek sıra halinde mesafeli olarak, bizi bekleyen sadık ve cömert arkadaşımız olan karanlığın içine doğru yola koyulduk. İlerleyen saatlerde gece gümüş renge bürünürken sessizce ilerliyorduk. Gümüş Çanak (ay), Hakkari’nin en yüksek tepelerinden Sümbül ve Cilo’nun arasından, tam ortalarından nazlı ve narin yükselmeye başlamıştı. Gümüş Çanak sanki adımlarımıza tempo tutar gibi esnek, hafif ve hızlıydı geceyi gümüş renkte kılmada... Bu gece her şey ama her şey tanıklık etmek istercesine birbiriyle yarışıyordu adeta. Bunca yıl bizler doğadan bir parçayken hep doğayı izlemiştik. Kuş cıvıltılarını, mevsim değişimlerini, doğup batan güneşi, çağlayanları... Hepsini büyük bir incelik ve titizlikle izlemiştik. Oysa bu gece doğa bizi izleyecekti.

    Adımlarımız gittikçe daha fazla hızlanmaya başlamıştı. Hiç durmadan yürüyoruz, soluksuz bir yürüyüş... Öyle ki ulaşmamız gereken yere zamanından önce varmıştık bile. Farkında olmadan düşman nöbetçisinin yanına kadar ulaşmıştık. Ferhat arkadaş nöbetçiyi erken fark etmişti. Grup arka arkaya dizilmiş, düşmanın burnunun dibine kadar gelmiş olduğumuzdan habersiz bekliyordu. Takım komutanı olan Ferhat arkadaşın ani duruşu hepimizi şaşırtmıştı. Bin bir türlü ihtimal ve düşünceler belleğimize akın ediyor, gözlerimiz ise dışardan gelecek haberi bekliyordu. Kısa bir bekleyişten sonra ne olduğunu anladık ve Ferhat arkadaşın talimatı üzerine grup üç kola ayrıldı. Her üç kol yerlerini almaya çalışırken düşman nöbetçisi bizden habersiz gecenin sessizliğine gömülmüş, birazdan olacaklardan habersiz bekliyordu... Gruplar yerlerini aldıktan sonra Ferhat arkadaşın attığı mermi ve fırlattığı bombayla eylem başladı. İki mevziiyi aldıktan sonra Ferhat arkadaş yaralandı. Bizim cesaretimiz, düşmanın da ağır silahları kıyasıya bir mücadeleye girişmişti. Mermiler yağmur gibi üzerimize yağıyordu. Ferhat arkadaşa yakın bir yerdeydim. Yaralı bedenini kaldırdıktan sonra geri çekilmeye başladık. Grupta ayrıca iki yaralı daha vardı. Yaralılardan en ağır olanı Ferhat arkadaştı. Grup önden gitti. Biz dört arkadaş Ferhat arkadaşı taşımak için arkada kaldık. Tehlikeli alandan çıktıktan sonra olan gücümüz de zayıflamış ağır ağır ilerliyorduk. Bir süre sonra artık takatimiz kalmamıştı. Ferhat arkadaşın durumu ise daha da ağırlaşıyordu. Yaralı haline rağmen bizi düşünüyordu. Ve durmadan “Beni bırakın. Siz gidin. Tüm arkadaşlara ve Parti Önderliğine selamlarımı iletin.” diyordu.

    Bunu yapmamız asla mümkün değildi. Çünkü yoldaşlık sevgisinin yüreğimizi ısıtıyor oluşunun bilincindeydik. Yüreğimizi bu sıcaklıktan mahrum bırakmaya hakkımız yoktu -ki buna gücümüz de yetmezdi. Onu bırakırken yüreğimizi bırakacaktık. Belki o yaralı haliyle bizlere yük olmamak için onu bırakmamızı istemişti. Guruptaki herhangi bir arkadaş yaralı olsaydı, kesinlikle ölümüne de mal olsa Ferhat arkadaş onu bırakmazdı. Bizler de onu bırakmayacaktık.

    Yavaş yavaş ilerlerken bir yandan da onun acısını dindirmek için şakalaşmaya çalıştık. Ama bu konuda çok fazla başarılı olamadık. Çünkü artık dili ağırlaşmış konuşamıyordu. Şakalarımızı duyup duymadığını da bilmiyorduk. Bildiğimiz ve de gördüğümüz tek şey dudaklarındaki gülümsemeden ibaretti... Artık daha fazla yürüyecek durumda değildik. Yanımızdaki iki arkadaşı diğer arkadaşlara yetişmeleri için gönderip uygun bir yerde kaldık. Şimdi Ferhat arkadaşın başucunda ben ve bir erkek arkadaş beraber geceyi geçirecektik.

    Kaldığımız yer küçük bir şkeft şeklindeydi. İçine girip Ferhat arkadaş için yer hazırladık. Başını dizlerimin üzerine aldım. Kıvırcık saçları kandan yapış yapış olmuş, göğsünün üstünden aldığı yara hiç durmadan kanıyordu. Her ne kadar bez ile yaranın etrafını temizleyip kanı durdurmaya çalıştıysam da boşunaydı. Bir türlü kanamayı durduramıyordum. Aşırı kan kaybından sayıklamaya başlamıştı. Ne söylediğini tam anlayamıyordum. Sesi boğuk ve hırıltılı çıkıyordu. Yanımdaki erkek arkadaş ne yapacağını bilemiyordu. İkimiz de ölümün soğuk nefesini hissedebiliyorduk. Susmuştuk... Konuşan, sadece gözlerimiz ve o anki hislerimizdi. Dilimizi kullanmadan da anlaşmayı öğrenmiştik böylesi anlarda... Yavaş yavaş yaklaşan ölümü görüyorduk adeta. Ama bir türlü kendimizi bu gerçeğe alıştıramamıştık. Bizim için esas ölüm, alışmaktı. Alışmak ölümdür tüm zamanlarda... İşte bunu kazımıştık yüreklerimize... Belki yaşar, umudunu hiç eksiltmemekte kararlıydık.

    Ferhat arkadaş sayıklamaya devam ediyordu. Ellerini ellerimin arasına aldım. Vücudu yavaş yavaş sıcaklığını kaybediyordu. Güneşten bronzlaşmış esmer ellerini avucuma gömercesine sıkı sıkı tutuyordum. Günün tüm yorgunluğu üzerime yeni yeni çökmüştü. İyiden iyiye yorgunluğumu hissetmeye başlamıştım. Geceden beri kapanmamış olan göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı. Bir ara kısa bir süre için uyuklamışım. Nasıl olduğunu anlayamadan aniden irkilerek uyanmıştım. Yanımdaki erkek arkadaş o gün de orada kalacağımız için dışarıya çıkıp kar getirmeye gitmişti. Ve henüz geri dönmemişti. Ferhat arkadaşa baktım. Sesi çıkmıyordu. Sayıklamıyordu. Sesi soluğu aniden kesilivermişti sanki... Elimi kalbine götürdüm. Kalp atışları duyulmuyordu. Yanılıyor olmayı çok istiyordum. Bir kez daha dikkatlice kalbini dinlemeye koyuldum. Yok, hiçbir ses yoktu... O an yüreğimden bir parçanın koptuğunu sandım. Nefesini kontrol etmek için yavaşça ellerimi burnuna ve ağzına götürdüğümde artık yaşamadığını anladım. Onun kalbi benim de şuurum durmuştu sanki... Öylece donup kalmıştım. Ağlayacak gücüm de yoktu. Başını dizlerimden alıp, incitmekten korkarak, yavaşça yere koydum. Tüm duygularım donmuş, buz kesmişti. Biraz toparlandıktan sonra alabildiğine soğukkanlılıkla orada bulanan kefiyeyi üzerine örttüm. Cansız bedeninin yanında öylece bekledim. Aradan az bir zaman geçmişti ki kar getirmeye giden arkadaş ellerinde karla geri döndü. Gördüğü tablo neler olduğunu anlamasına yetmişti. Yine de soran gözlerle bana bakıyor, bir açıklamada bulunmamı bekler gibi duruyordu. Bunu anlayınca “Ferhat arkadaş şehit düştü,” dedim. Arkadaş olduğu yerde çöküp dizlerine vurmaya, ağıtlar yakmaya başladı. Benim yapamadığımı o yapmıştı. Tüm acısını bağırarak, ağlayarak dışa vurmuştu. Oysa ben bunu bile yapamıyordum. Ve bu nedenle sanki içimden boğazlanır gibiydim. Bu da daha çok acı çekmeme neden oluyordu. Üzüntüm içime hapis olmuş, içten içe kemiriyor, yiyip bitiriyordu beni.

    Erkek arkadaş hıçkırıklarla durmadan ağlıyordu. Benim donukluğum halen çözülmüş değildi. Onu yatıştırmayı düşünmedim. Aklımdan geçen tek şey, Ferhat arkadaşı burada bırakacağımızdı. Ne yazık ki gömecek durumumuz bile yoktu. Bedeni burada kendiliğinden toprağa karışacaktı. Toprağa gömülmeden, toprak üstünde yavaş yavaş eriyerek topraklaşacaktı...

    Sabaha kadar başında sessizce oturduk. Erkek arkadaşın ağlayışları da son bulmuş biraz olsun sakinleşmişti. Zaman ilerledikçe önümüzde boylu boyunca uzanan yoldaştan ayrılma vakti de gelmiş olacaktı. Gün ışımadan az evvel ayrıldık oradan. Bir daha asla görememenin acısıyla son kez yüzüne bakıp sessiz çığlıklarımızla vedalaşarak ayrıldık... Ferhat arkadaşı orada bırakmak en zor olanıydı. Bizler onların ardılları olarak mücadelelerini zaferle taçlandırma sözümüzü bir kez daha yeniliyoruz.

     

    Heey...

    Devran döner, yer oynar

    Tarihe pişman olmak istemem

    Biz tarihin bir parçasıyız

    Tanıktır Hakkari

    Tanıktır dağları, taşları, yaylaları

    Onlar dillendirmese de

    Benim üzerimde bir avuç toprak olsa

    Topraktan ateşböcekleri yetiştireceğiz

    Gözlerimizi açıp güneşi görürsek eğer

    Senden söz edeceğiz

    Bir savaş bir de sevdadan

    Bir de özgürlük

    Göklere yerleştireceğiz

    Ölsek de hücrelerimizi, öldürmek istemeyiz

    Hücreler varlığını şehitlerden

    Önderlikten, özgürlükten, umuttan almış

    Hücrelerimizi tohum yapıp yeşerteceğiz

    Rengarenk çiçekler olup

    Yeryüzüne serpileceğiz

     

    Gülistan Gülhat

     

 

gerilla yuruyus11Sabah olmuş, akşam yapılan uyarılara güneş doğuncaya kadar harfiyen uyulmuştu. Bütün günümüz manga yerleri yapmakla geçmişti. 10 Mart 1997 senesiydi.

Günler günleri kovalıyordu ve bizi en çok yağmurun yağışı veya ondan daha kötüsü adeta bazen yaşamı felç eden dolu yağışı zorluyordu. Newroz bayramı gelip çatmıştı. Genelde Newroz bayramı gerillada coşkuyla kutlanırken, herhangi bir hazırlık imkânımız olmadığından biz sadece ateş yakmakla yetinecektik. Akşama doğru, bir grup arkadaş Şırnak karşısında bizden uzak bir yerde ateş yakmak için gönderilmişti. Bir grup da Kumçatı (Der-güle) tarafında yüksek bir yerde ateş yakmak için gönderilmişti. Kutlama imkânımız olmasa da halkımız için ateş yakacak, onların Newroz bayramını kutlayacaktık. Ateşimizi gördüklerinde sevineceklerdi çünkü biz de onların ateşlerini gördüğümüzde seviniyorduk. Akşama doğru yüksek tepelerde ateşler yanmaya başlamış fakat karanlık olur olmaz başlayan yağmur, arkadaşların yaktığı ateşleri kısa bir sürede söndürmüştü.

Ateş yakmak için giden gruplar geldiklerinde, Mazlum yoldaş oldukça öfkeliydi.

“Kolay gelsin Mazlum yoldaş, görev nasıl geçti?”

“Sağ ol yoldaş, sence iyi desem gerçekten de yerinde mi olacak? Bu akşam içimden özgürlük için daha fazla savaşmak ve mücadele etmek geliyor. Özgürlüğün ne anlama geldiğini şimdi çok daha iyi anlıyorum. Ben bayramımı rahat kutlamıyorum. Dağdayım, elimde silah var ama halkımız silahsız, savunmasız. İçimden dağları yıkmak geliyor yoldaş.”

“Haklısın Mazlum yoldaş öfkene katılıyorum, ama biz de onun için mücadele ediyoruz. Yoksa ne diye günlerce naylon çadırın altında yolda, tepede, karda, en zor koşullarda kalalım. Hepsi özgürlük içindir. İnsan özgürlük uğruna bin defa ölse de azdır Mazlum yoldaş. Şimdi gel bizim mangaya gidelim. Orada elbiselerini kurutursun, bir çay içeriz. Takım komutanımız da oradadır. Hem tekmil verirsin, hem de Gabar yoldaşla geceyi neşelendiririz.”

29 Mart günü öğlen saatlerinde bir arkadaş yanıma gelerek; “Yönetime git, seni çağırıyorlar.”

Manganın kapısına varmıştım. Müsaade istedikten sonra içeriye girdiğimde takım komutanımız dışında, Bedran, Koçer, Aldar, Newroz ve Têkoşîn arkadaşlar da oturmuşlardı. Takım komutanımız Berxwedan arkadaş; “Yoldaşlar toplanmamızın nedeni bir görevdir. Bedran, Kahraman ve Aldar arkadaşlar Besta’ya gidecekler. Garzan eyaletinden gelen bir grubu Besta’ya kadar götüreceksiniz. Oraya kadar grup sizin sorumluluğunuzda olacak. Ondan sonraki göreviniz de Gabar gücü için Haftanin’den gönderilen elbiseleri Beytüşşebap gücünün yanından alıp dönmek olacak. Söylemek istediğiniz bir nokta veya hazır olmayan bir arkadaş var mı? Öyleyse başarılar ve çok dikkatli olun. O yoldaşlar buraya gelene kadar uzun zamandır yoldalar, yorulmuşlar, çok tehlikeler geçirmişler. Buradan oraya kadar da yoldaşlar size emanettir. Eruh-Şırnak yolunu geçerken çok dikkat edin, orası tehlikelidir. Duyarlı olun…”

 Grup olarak da aramızda tartışmıştık. Aldar arkadaşla birlikte öncü olacaktık. Özellikle tehlike arz eden yerlerde önde yürüyecektik. Diğer arkadaşlar da bizi takip edeceklerdi. Besta’ya giderken Serxwebun-Çırav arasındaki bu yerden gidilmesi gerekiyordu. Grup gelinceye kadar burada keşif yapacaktık. Arkadaşlar karanlıkta geleceklerdi. Aldar arkadaşla birlikte görüntü vermeden yerimize ulaşmıştık. Keşif yapacağımız esas yerler Eruh-Şırnak yolu yani düşmanın bazen pusu attığı geçiş hattımızdı. Ayrıca Aldar arkadaş suyu da kontrol etmişti. Şimdilik her şey normal görünüyordu.

Karanlık çöktüğünde grup bize yetişmiş ve Besta’ya doğru harekete geçmiştik. Herhangi bir sorunla karşılaşmamış, yolu da kazasız, belasız geçmiştik artık önümüzdeki en önemli zorluk Bestler arazisinin çamurlu yollarıydı. Bir süre, daha önceden dozerle açılmış olan araba yolundan ilerlemiş, sonrasında girdiğimiz patikadan da bir saat yürüdükten sonra kısa bir mola vermiştik. Hava o kadar soğuk ki ayakta uyuyanlar oluyordu.

Noktaya vardığımızda birkaç arkadaş bizi karşılamış ve nerede kalacağımızı söylemişti. Grubumuz gösterilen yerlere manga manga yerleşmiş, oranın yönetiminden bir arkadaşa tekmil verilmişti. Gerillada misafirperverlik deniliyor ama gerçekte yoldaşlık ilişkisi ve saygısı daha geçerli bir kavram. Oraya bağlı yoldaşlar arkadaşların çay, yemek ihtiyaçlarını karşılıyorlar, sıcak yaklaşımlarıyla arkadaşları rahat ettirmeye çalışıyorlardı. Tekmilimizi verdikten sonra da arkadaşlarla uzun uzun sohbet etmiştik.

Ertesi gün, getirdiğimiz grup Cudi’ye doğru yola çıkmıştı. Kurye grubu olarak bir araya gelmiş, yol sürecinin tekmilini aldıktan sonra yeniden düzenleme yapmıştık. Şiyar arkadaşın arkasında tek sıra halinde Avyan köyüne doğru ilerliyorduk. Avyan köyüne 15 dakika kala, son bir kez daha şansımızı denediğimizde bu sefer cihaz bağlantısı kurulmuştu. Seslerini duyunca yorgunluğumuzu biraz olsun unutmuştuk.

“Herhalde size yakınız. Bir kurşun sıkacağız!”

“Tamam, sıkın, o merkezde durun, sizi almak için arkadaşları göndereceğiz.” Konuşan Beytüşşebap gücünün sorumlusuydu. Bir süre bekledikten sonra arkadaşlar bizi almaya gelmişti. İki gün orada kaldıktan sonra elbiseleri iki katıra yükleyerek Besta’ya geri dönmek üzere yola çıktık. Uzun bir yürüyüşten sonra uyumak için bir kapta ara verdik. Sabah olduğunda akşamdan yağan yağmur artık durmuştu.  Bedran arkadaş; “Hadi hazırlanın gideceğiz.” demişti. “Neden ne oldu?”

“Buradan bir saat ötede bir grup var, gidip onları alacak ve onları da Gabar’a götüreceğiz. Bu akşam onların yanında kalacak, yarın akşam da yola çıkacağız. Ne grubu olduğunu, nereye gittiklerini bilmiyorum, tek bildiğim Ahmet Rapo arkadaşın da onlarla birlikte olduğudur.”

“Tamam, o zaman hemen gidelim ki, karanlık olmadan noktalarına yetişelim. Bestler’in hava koşulları hiç belli olmaz, bir bakarsın bir anda değişebilir, yağmura yakalanabiliriz.”

Ahmet Rapo arkadaşı 1994 yılından bu yana görmemiştim. Gerçi o zaman da fazla görüşememiştik. Operasyondan sonra Güney’e geçmişti ve görüşmeyeli üç-dört yıl olmuştu. Noktaya vardığımızda grubun 5-6 mangadan oluştuğunu görmüştük. Bu durum, gidiş için bir hayli zorluk yaratabilirdi. Ahmet arkadaşın olduğu mangaya gittiğimizde Ahmet arkadaş Gabar gücü olup olmadığımızı sorduktan sonra her birimizin ismini sormuştu;“Sayımız kırktır, sizlerle birlikte kırk beş kişi oluyoruz. Dikkatli olmazsak kötü olur değil mi?”

“Evet yoldaş.”

Sabah kalktığımızda hava bulutluydu. Öğleden sonra biraz yağan yağmurun ardından kar yağmaya başlamış ve yerleri beyazlattıktan sonra durmuş ve ak-şama doğru, yerini bütün bulutla-rı bir tarafa dağıtan kuzey rüzgârına bırakmıştı. Ahmet arkadaş, yol için dikkat edilmesi gereken konular üzerine biraz konuştuktan sonra, bastıran karanlıkla birlikte bizler de karanlığa karışıyorduk.

Şırnak yolunun yakınına gelmiştik. Geldiğimiz günden bu yana sular kabarmıştı. Mecburen suya vurarak geçtik fakat sudan çıktıktan beş dakika sonra şalvarlarımız soğuktan tahta gibi olmuş. Bu durumda durmak tehlikeli olduğundan hiç durmadan yürümeye devam etmiştik. Kızılsu kenarına geldiğimizde hepimiz durmuş, şaşkın gözlerle suya bakakalmıştık. Kızılsu da en az Dicle suyu kadar olmuştu.

“Ahmet arkadaş ne yapalım?”

“Hele bir dakika durun. Suya dayanıklı dört güçlü arkadaş çıksın.” Arkadaşlar çıkınca “Şutiklerinizi açın, on-yirmi metre yeterlidir fakat sağlam olsun. Biraz çabuk olun. Soğuktan şehit vermek iyi olmaz. Şutiğin başını alarak karşıya geçin.” Dört arkadaş el ele tutuşarak suya indiklerinde su göğüslerine kadar geliyordu. Ahmet yoldaş sürekli oradan oraya koşuyor, bizlere de “Hadi yerinizde durmayın, suyu geçen durmasın, spor yapın, zıplayın!” diyordu. Şutiğe tutuna tutuna tek tek sudan geçiliyor ve her arkadaşın sudan geçişi üç-dört dakikayı buluyordu. Karşıya geçenler ıslanıyor ve kuzey rüzgârı da buna eklenince arkadaşları bir hayli zorluyordu. Öyle ki diğer tarafa geçen arkadaşlardan bir iki tanesi soğuktan bayılmıştı. Herkes geçtikten sonra Ahmet yoldaş; “Kahraman! Bedran! Yoldaş hiç durmadan yürüyün, duran olursa, donar. Zaten sabah oluyor, üç saatte ne kadar sağlam bir yere ulaşabileceğimiz de belli değil ama yine de mümkün olduğunca hızlı yürüyün.”

Hiç durmadan yürüyorduk. Bazen grup koptuğunda arkadan gelen “Durun!” talimatıyla durduğumuzda her ne kadar karşı koymaya çalışsak da ölüm uykusu bastırıyordu. Sabah olmak üzereydi ve biz halen Şırnak ve Dergule taburlarının karşısındaydık. Ahmet arkadaş bir öne bir arkaya gidip geliyor ve bütün arkadaşların yürümesini sağlamaya çalışıyordu. Bir ara öne geldiğinde Ahmet arkadaşla sohbete başlamıştık. İlk başlarda beni tanımamasına rağmen eski ismimi söyleyince hatırlamıştı. Onunla birlikte kaldığımız taburda yaşadıklarımızdan bahsederken yolun nasıl gittiğini anlamamış ve hiç farkına varmadan tehlikeli yeri aşmıştık. Artık güneş doğsa da fazla bir şey değişmezdi. Öğlene kadar orada kaldıktan sonra öğlen saatlerinde birliğe ulaşmak için hareket etmiştik. İki saatlik bir yürüyüşün sonunda, Zıvıngo köyüne gelmiş olan birliğimize ulaşmıştık. Geceyi bizim birliğimizde geçiren Ahmet arkadaşın grubu sabah erkenden bölge komutanımızın da yanlarında olduğu Gabar’daki diğer birliğin yanına gitmişti. Sadece bu grubu sağlam bir şekilde Gabar’a ulaştırmak için gelen Ahmet arkadaş, grubu teslim ettikten sonra tekrar yerine dönecekti.

Ahmet arkadaş öğlen saatlerinde beraberindeki dört yeni savaşçı ve iki de eski arkadaşla Gabar’dan geri dönmüştü. Hep beraber çimenlik bir yerde oturmuştuk. Ahmet arkadaşla sohbet etmek başlı başına bir moral ve eğitimdi. Akşama kadar sohbet ettikten sonra, birlikte Kızılsu kenarına giderek biraz aşağıya, suyun ikiye bölündüğü yere gittiğimizde Ahmet arkadaş buranın uygun olduğunu söylemişti. Hawar ve Rıfat arkadaşlar da bizimle beraberdi. Ahmet arkadaş; “Hadi şutiklerinizi açarak birbirine bağlayın. Buranın genişliği otuz metre kadar var.” Ahmet arkadaşla birlikte olan eski arkadaşlar şutiğin bir başından tutarak karşıya geçtikten sonra biri orada kalırken, diğeri tekrar bizim yanımıza dönmüştü. Yeni olan arkadaşları tek tek karşıya geçirdikten sonra onlarla da vedalaşmıştık.

Sudan en son Ahmet arkadaş geçmişti, “Kendinize iyi bakın, dikkatli olun, hoşça kalın!”

“Başarılar yoldaş!” Ahmet arkadaş suyu geçtikten sonra diğer taraftan bize tekrar seslenmişti; “Kendinize iyi bakın, arkadaşlara selam söyleyin!”

Grup karanlığın içinde ilerlemeye başladıktan sonra gözden kayboluncaya kadar yerimizde kalmıştık. Agit yoldaşı görememiş olsak da, onun savaşçısı olan Ahmet arkadaşı gördükçe insanın Agit yoldaşı hatırlamaması elde değildi.

Ahmet arkadaş grubuyla birlikte o gece Besta’yı geçmesine rağmen sağlam yere ulaşamadan gündüz olunca Şırnak’ın üst tepesi olan Çele le Mejê tepesi onları fark etmiş ve tank atışlarına hedef olmuşlardı. Tank atışlarıyla birlikte yeni savaşçıların paniğe girmesi sonucu Ahmet yoldaş onları kurtarmak istemiş ve o esnada tank atışları ona da isabet etmişti. Olaydan iki gün sonra olanları öğrendiğimizde hiçbirimiz böyle bir şeyi duymak bile istememiş, inanamamıştık. Böyle bir durum karşısında bize kalan tek yapacak şey, onların anılarını yaşatmak ve onlara layık olabilmekti. Onların ışıklı yolunun yolcusu olan bizler için onlara layık olabilmek, üzüntüyü gelecek için zafer coşkusu haline getirmekle olacaktır.

Gerillanın Kaleminden